19 Kasım 2017 Pazar

YAŞAMAK KENDİNİ SEVMEKLE DEVAM EDİYOR

İnsan... "İnsan kendini ne kadar severse hayatta ona o kadar iyi davranır." diyordu bir kitapta.Yıllar sonra animsadim ve daha da yıllar sonra özümsemiştim ama sorarsan tam olarak hakkını verdiğimi düşünmüyorum. Ya sen ne kadar seviyorsun kendini tüm sana rağmen. Kendini sevmelisin dostum seni senden daha iyi anlayabilecek bir sen daha gelmeyecek bu hayata her şeyini her anını her yaşantını her saniyeni tüm zayıflıklarına tüm yanlışlarına ragmen seninle seni yasayacak olan yine senden başkası değil. Hayat tüm bunlari kucakladigin andan itibaren daha sıkı sarılıyor sana. İnsanlar gelip geçiyor evet hayat böyle kabul edeceksin göreceksin ki hayatı sana armağan eden de hayatını cezalandıran da seninle alakalı sensin bütün mesele nelere ne anlam yüklediğinle alakalı. Sen kendini ne kadar seviyorsan o kadar armağan sen kendine ne kadar uzaksan o kadar ceza hayatına. Kendini çok sev, nefret bir yanılsamalar silsilesi sevmediğini sevme evet hayat bu kadar sen ne kadar gerçeksen hayat o kadar gerçek sen ne kadar yalansan hayat o kadar yalan. Kendine iyi bak.Nefreti uzak tut sevgiyi çoğalt, hayatı,mücadeleyi,umudu, paylasmayı,sevmeyi sürdür en önemlisi kendini çok sev çünkü bu eksikse her şey eksik ama hayatta bir şeyler eksik kalırsa sen de eksiksin unutma.

2 Kasım 2017 Perşembe

BURSA, ZEKİ MÜREN, MÜZEYYEN SENAR VE KEDİM MÜZEYYEN

             Baktımda sanki  tek öğretmen olup  bloğu olan  benmişim  gibi eğitici eğitici şeyler yazma triplerine çok fazla girmişim :)

      Yazmayı seviyorum nedenini biraz düşündüm fakat geçti seviyorsam seviyorum işte içimden geliyor.Şunu farkettim tabi bazen ve bazenleri hatta bazen içimde bir şeyler birikiyor birikiyor sanki bir zaman  hadi git yaz diyorum buralar biraz karışık. Ama samimi olan içten gelen şeyleri yazınca sanki kaybolmayacak hissi , içimdeki korkuları ancak bu şekilde dindirebilme acısı ve ötesi içimdeki hiç kaybolmayan eskiye duyduğum hasretle  beraber harmanlanarak yaz diyorum... Sevgi ve şefkate dayanan güç ve  yine ondan doğan inanılmaz acı beni perişan ediyor diyorumki  bu iki bıçak kesiği şey nasıl yan yanalar. Yaşamak biraz da böyle bir şey değil mi?
  


          Tamam şimdi asıl konuya geçiyorum. Ben Antalya da doğmuş ve etrafı sevgi ve şefkat dolu insanların içinde doğmuş şanslı bir çocuk oldum hep hala içimdeki sevgi dolu çocuk benimle birlikte ve kedim müzeyyeni bu yüzden çok seviyorum. Evet adı Müzeyyen.. Uzun süre kedimin bir adı yoktu onu birazdan asıl konuya  bağlayacağım iyi oldu bu neyse lisedeyken arkadaşlarım DJ Akman falan dinlerdi bilenler bilir bence bilmeyenler de bilmeseler çok bir şey kaybetmezler tamam tamam sanata saygımız sonsuz da , işte... Sonra bir kaç kez ben de dinleyeyim dedim, olmadı. Ben o yaşlarda hep Zeki Müren ve Müzeyyen Abla dinleyen bir kızdım kendime sorduğum sorular tabi o yaşlarda başlarda niye ya demedim mi sanıyorsunuz. İçimde eskiye dair hep bir özlem var gerçek ve samimi her şey benim için inanılmaz özel ruhumda onlar için ayrılmış raflar her daim oldu, olacak.
       
  
           Nitekim lisede başlayan bu sevda üniversite yıllarında da devam etti. Üniversiteyi Bursayı ikinci sırada kazanmıstım çünkü benim ruhuma fazlasıyla hitap eden , geleceğime yapmak istediklerime ve gezmeyi düşündüğüm yerlere merkeziliğiyle gönlümü pek çok anlamda fetheden en mükemmel şehirdi. Ah güzel Bursam seni de hep özlüyorum...Ben samimi olan şeyleri sevmeye hep devam ederim nerede olduğumun ya da o an nelerle uğraştığımın pek önemi yok lakin bunu pek aktaramam bu en çok karşımdakileri yoran bir durum oldu yıllarca, hepsinden özür dilerim beni bu şekilde sevip kabul etmelerini hep istemişimdir tabi gene içimden... beni anlayanlar eminim vardır......

         Sonra canım Zeki Müren ve Müzeyyen Senar da Bursalı olunca diyeceksiniz ki - eee nolmuş ?
--nasıl yaaa? bu benim için nasıl bir enerji anlayamazsınız. Rahime durur mu ilk haftalarda ziyaret ettim onları ya çok seviyorum. Sonra kedimin adına da yadigar Müzeyyen ablanın adını vermeye karar verdim isim ruhunun yaşatıyor gerçekten kedim çok asildir, tanısanız siz de çok seversiniz.

        Hayatımı sevdiğim özel şeylerle harmanlayarak yaşamaktan büyük mutluluk, keyif ve heyecan duyuyorum. İlk sunu ödevim Bursalı Zeki Müren ve Müzeyyen Senar'ın hayatını anlatmak olmuştur nitekim  sene 2011 di hey gidi şimdi 2017 deyiz ve hala anımsadıkça heyecanlanıyorum anımsadıkça sizde sevgi ve huzur uyandıran şeylerin hiç geçmemesi umuduyla.

   Hayal ettiğim pikabı ve plaklarımı almaya başladığım gün çok bahtiyar olacağım, şimdilik  favorilerim ile taş plak kayıtlarla avunuyoruz, anlayamazsınız :)



https://www.youtube.com/watch?v=_Z9yAviPBqQ-Huysuz ve Tatlı Kadın

https://www.youtube.com/watch?v=te7b_if_bIs- Elbet Bir Gün Buluşacağız

https://www.youtube.com/watch?v=N4je3FvL0tY-Dalgalandım Da Duruldum

https://www.youtube.com/watch?v=fTmMtlvi41c-Benzemez Kimse Sana
    










                                                                      

26 Ekim 2017 Perşembe

HOŞGÖRÜ UYGARLIĞIN İLK BASAMAĞIDIR







      Tarihimize baktığımızda Osmanlı Devleti’nin 6 asır boyunca Kürt-Türk, Alevi-Sunni, Ermeni, Yahudi, Arap, Hristiyan, Müslüman, Dinsiz halk bir arada, birbirini koruyup, kollayarak, büyük bir sevgiyle güçlü bir imparatorluk şeklinde yaşamıştı. Halkların bu hoşgörülü davranışı sonucunda birbirlerine kenetlenmesi tüm dünyanın ilgisini çekmiştir. Aslında günümüzde görmekten korktuğumuz sorunların birçoğu insanın hoşgörü yoksunluğundan ileri gelmektedir.

    Emperyalist devletlerin içine düştükleri cehaletin farkında olamamaları da büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu doğrultuda değinmek istediğim bir konu Hitler diktatörlüğü. Hitlerin Yahudilere yapmış olduğu zulüm ve işkenceleri büyük bir insanlık ayıbı ve anlamlandırılması güç bir olay olarak görüyorum. ‘’Çizgili Pijamalı Çocuk ‘’ adlı film beni bu doğrultuda çok etkilemiştir. Biri Yahudi diğeri Alman hayatları bir o kadar farklı iki küçük çocuğun göstermiş olduğu hoşgörü ve bunun doğurduğu muhteşem sevginin hayranı olmamak inanın elde değil. En büyük acı bir ülkenin başında bulunan liderin böylesine gaddar, diktatör ve hoşgörüden yoksunken hayatları çok farklı iki çocuğun göstermiş olduğu saygı , sevgi ve hoşgörüyü gösterememiş olmasıdır. Böylesine büyük bir insanlık ayıbına neden olduğu için sonu büyük bir vahşet olmuştur.

   Biz öncelikle bir birey olarak duyarlı ve bilinçli bireyler olmalıyız. Çıkarları uğruna insanların farklılıklarından yararlanarak birbirlerine düşürmek isteyen kişilerin, güçlerin, örgütlerin, devletlerin, ideolojilerin kurbanı olmamalıyız. Onların amaçlarına giden yolda bizi kullanmalarına izin vermemeliyiz. Farklılıklarımızla el ele gelirsek tüm sorunların üstesinden gelebileceğimizin inancında olmalıyız.

     Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı yıldızlara bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz.’’ Ne de güzel söylemiş A. A. Simachus.
     
       Biz el eleyken yol arkadaşlarım inanın daha mutlu ve umut dolu yarınlara ulaşacağız

BURSA-2013

15 Mart 2017 Çarşamba

ÖLMEDEN ÖNCE ÖLEBİLENLERE SELAM OLSUN

     Selam ruhum. Bir kitap da okumuştum insan kendi ile de zaman zaman çıkıp gezmeli, sohbet etmeli diyor. Çünkü senin en yegane dostun sensin fakat modern toplumlarda bu biraz delilikle adlandırılıyor, modern toplumların zaten canı cehenneme.
  Tabiki bunu fazla alışkanlık haline getirmemek lazımsa da kendisiyle vakit geçirmekten keyif alan insanlara selam olsun.
     Kendine soru sormanın, verdiği cevapları eksik bulup yeniden  ve yine yeniden sormanın, kendinle hesaplaşmanın, en çok kendine acımanın ve yine en sonunda kendinden merhamet dilenmekte olmanın ne demek olduğunu anlayanlara ve bunun hazzını en yakından hissedenlere selam olsun.
Bir duruş kazanmak uğruna bir çok şeyii reddedip, mücadelesine tek başına dahi devam edebilecek olmanın haklı gururunu yaşarken  yalnızlığın en derin çığlıklarıyla bile tek başına savaşanlara selam olsun. Ve karşılaştığı her şey de Hakkı görebilmek adına uğradığı tüm ihanetleri sineye çekerek Allah'a şükredenlere selam olsun.
     Bu senin yalnızlık dediğin şeyin içinde insanlar da yok mu var elbet işte orda bir boğaz gıcıklanması bir boşluk bir arayış bazen aldanışlar da yok değil dostum olsun.Yalnızlık biraz da böyle bir şey sanırım..
         Eğer yalnızlıktan bu kadar söz ediyorsan hakkını ödeyebilecek cesaretin de olmalı. Yalnızlar hayata maddeci bakmazlar mesela onların son model arabaları olmaz  son model kütüphaneleri sever onlar. Mesela eskitmeyi değil beraber eskimeyi severler aslında.Anılar..
Sevgi onların ruhunu besleyen bir şifadır mesela yalnızlıklarını ancak sevgi ile paylaşırlar, gerçek sevgiyle.
     İşte burda başlar ölmeden önce ölebilmek dedikleri şey. Hakikat arıyorsa gözlerin bunu yalnızlığınla yapabilirsin. Eğer maddeci isen ve sürekli tüketiyorsan her şeyi, senin yalnız kalabilme cesaretin biraz eksiktir ve sen aslında maddeye bağlısındır İŞTE O ZAMAN ölmeden önce ölememişsen hakikati anlama yoluna koyulmaya hala geç kalmışsındır.
     Ölmeden önce öl zaten ölüm bütün sevdiklerimizi kovalıyorken yalnızlığına merhaba de ama gerçek sevgine yalnızlaşma ruhunu ihmal etme. Kendi yalnızlığınla beraber ol insanlar arasında dahi ona ihanet etme dostum ölmeden önce ölebilirsen hakikati anlama yolculuğuna adım atmış olacaksın Merhaba ruhum.
                                                                                                                 15 Mart 2017
                                                                                                                    ANTALYA



29 Ocak 2017 Pazar

HASTALIK DEĞİL EKSİKLİK: DEHB




   
     
           Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) yaklaşık olarak 3-4 yaşlarında başlayan ve bazen yaşam boyu devam edebilen bazen de önlemleri (ilaç, terapi vb.)   alındığı takdirde azalabilen  belleğin olduğundan daha süre işlev yapmasına sebep olan dürtüsel bir eksikliktir.Zaman zaman yerinde duramama, kaygı bozukluğu ve  aşırı agresiflik olarak da kendini gösterebilmektedir.Nedenleri tam bilinmemekle beraber genetik faktörlere, çevresel uyaranların eksikliğine, doğum sırası ve doğum sonrası çevresel etkenlere dayandığı tespit edilmiştir. Tam tanısı çocuk ilkokula geldiği dönemde yapılabilmektedir.
           Yapılan incelemeler DEHB'nin çocuk esirgeme ve yetiştirme yurtlarında büyüyen çocuklarda daha sık gözlemlendiğine dikkat çekiyor. Hemen anlayabiliriz ki sosyal uyaran eksikliği, sağlıklı anne baba ilişkilerinin olmaması nedeniyle uzun süren duygusal yoksunluk gibi  sosyal imkansızlıklar dikkat eksikliğini tetikleyen etkenleri oluşturmaktadır.Yani sosyo-ekonomik düzeyi düşük ailelerin çocuklarında daha sık rastlandığı gözlenmektedir.
             Özellikle okulöncesi dönem çocuklarında dikkat süresi 2 -3dk aralığında değişir fakat bazı çocuklarda gözlemlediğim sandalyesinde  iki-üç saniye bile oturmakta zorlanan çocuklar, sırasını beklerken sinirden ağlayan çocuklar, oyun esnasında birden bire uyumsuz problemlerle şiddet eğilimi gösteren çocuklar vb. bana bu anlamdaki sıkıntıları çağrıştırır hep. Asıl önemli olan bu tanının çocuğun  ancak ilkokula geldiğinde yapılabilmesi . Bu inanılmaz  bir durum.Düşünün ki üç yaşında DEHB'li bir çocuğun ilkokul dönemine kadar tanısı konmamış bu eksiklikle yaşaması muhteşem ızdırap dolu yıllar demek. Yani bir kuşu yüzebilmesi için denize atıyorsunuz ve yüzemediği için onu sürekli cezaya maruz bırakıyorsunuz... Sınıfında hastalıklı muamelesi görmesi ve her yaptığı dürtüsel davranışın aslında bir eksiklik  olduğunun farkında olunmaması.Maalesef bu tarz yaklaşım sergilenen kötü örneklerine rastladım, korkunç. Bu durum en önemli fizyolojik ihtiyaçlar kadar üzerinde durulması ve önlemler alınmasını gerektiren bir konu. İnsan yemek yemeden, su içmeden yaşayamaz değil mi ya düşünüp, öğrenmeden ne kadar yaşar?


          Benim  yapmayı seçtiğim ve öngördüğüm  ilk önce bu durumun farkında olunması ve her çocuğa bu tarz bir eksiklik karşısında sabırla müdahale edilebilmesidir.Çocukların bellek ve dikkat süresini arttırıcı oyunlara özellikle yer verilmeli, onlara mümkün olduğunca her gün hikaye okunmalı ve drama gibi yaratıcı faaliyetlerle desteklenmelidir.Ayrıca enerjisini atabileceği çeşitli spor faaliyetlerine yönlendirilmesinde de oldukça yarar var.Çünkü sosyal uyaranlar ve sosyal uyum bu noktada oldukça önemli. Özellikle psikolojik  yönlendirmelerin  biran önce yapılması da şart. Bellek insanın öğrenmesi ve düşünmesi noktasında epey önemlidir.Bize düşen bu çoçuklara  DEHB'nın  yaratmış olduğu dezavantajları en az düzeye indirebilmek için gerekli ve zamanında yapılması gerekenleri en ince ayrıntılarıyla yapmak.


  Sınıfımda uyguladığım bir dikkat çalışması .
(okulöncesi 3-6 yaş çocukları için uygundur.)

  https://www.youtube.com/watch?v=Hhd7LvNC6To
                                                                                               

                                                                                                29 Ocak 2017
                                                                                                 ANTALYA

27 Ocak 2017 Cuma

ÇAĞIN PARADOKSU TABLETLİ (AKILLI!) ÇOCUKLAR







       Epeydir yazmıyordum ve düşündüklerimi, gözlemlerimi yazmamakla ne kadar kötü hissettiğimi anlatamam.Öncelikle bu yazıda beni rahatsız eden aslında bir çok kişiyi de rahatsız ettiğini düşündüğüm bir konuya değineceğim: Çocuklar,teknoloji ve zeka gelişimi...
   
       Beyin gelişiminin %70-80 nin tamamlandığı okulöncesi dönem (0-6 yaş) çocuklarında özellikle yeni yeni yaygınlaşan bu alışkanlığın yani ellerine hemen her yerde buldukları, telefon,tablet ve bilgisayarları vb. kullanmalarından bir çoğumuzun rahatsız olduğunu biliyorum.

        Bilimsel araştırmalara biraz göz attığımızda  beyin gelişiminin yanı sıra , kalp rahatsızlıkları, dikkat eksikleri gibi  problemlere de neden olduğu vurgulamaktadır. Hal böyleyken anne ve babaların:
 'Çocuğum çok zeki bilgisayarı kendisi açıyor , istediği oyuna girip oynuyor....'
 ya da 'benim çocuk müthiş eline tableti ver akşama kadar oynar..' ya da
 'komşunun üç yaşındaki kızı var ya bilgisayarı avuç içi gibi biliyor ....' gibi cümleler ister istemez bir çelişkiden öteye taşıyamıyor konuyu. Bence saçma bir anlam karmaşından öteye gidemiyor. Bu paradoksun asıl kaynağını, bilgisayar çağında yetişmeyen ebeveynlerin çocuklarındaki bu taklit davranışlarını fazla önemsemelerinden kaynaklandığını düşünüyorum oysaki çocuğun beyin gelişimini gösteren şeyler onların çok da önemsemedikleri: sosyalleşme, sağlıklı oyun başlatıp devam ettirebilme, farkındalık, empati yeteneği, kelime dağarcığı, hayal gücü, doğa ile iç içe olma , hareket, estetik gibi daha soyut kavramlara dayanmaktadır...
         
             Şimdi konuyu daha ilgi çekici hale getireceğim. Bir yerde okumuştum dünyanın en iyi  teknoloji markalarının  çalışanları çocuklarını teknolojiden uzak okullarda büyütmeyi tercih ediyorlarmış. Apple, Google, Microsoft çalışanları, eee düşünüyorum da zeka belirtisi olsaydı üç- dört yaşındaki çocuğun tablet kullanması bu insanlar zaten en başta çocuklarını teknolojiyle tanıştıran isimler olurdu fakat değil. Bu örnekten de yola çıkarak çocukların ilk yıllardaki teknoloji ile olan ilişkilerinin bir zeka göstergesi olmadığının daha iyi anlaşılacağını ve benimseneceğini umut ediyorum.
           
              Çocuğunuzu daha doğal ortamlarda fazla beklentiye girmeden yaşının ve gelişim özelliklerinin bilincinde olarak; kelime dağarcığını geliştirmeyi, hayal kurmasını desteklemeyi, bol bol soru sormasına imkan sunarak ve sabırla sorduğu sorulara cevap vererek, keşfetmesine ve bolca oyun oynamasına imkan yaratarak, problem durumlarında ilk önce problemin nedenine inerek problemi çözmeye çalışmasını sağlamak,sosyalleşmesini desteklemek inanın çocuğunuzun beyin gelişimine daha fazla katkı sağlayacaktır. Bu konuda her geçen gün daha çok bilinçlenerek bu paradoksun ortadan kalkması umuduyla....


                                                                                                                                     27 Ocak 2017
                                                                                                                                       Antalya